Tarihimizde kara bir leke olarak yer alan 28 şubat sürecinde ben İstanbul da çalışıyordum. Müslüman bir ailede doğmuş ona göre yetiştirilmiş ve ona göre yaşamaktan da asla nedamet duymadım.ancak 28 şubatın mimarları böyle yaşayan herkesi düşman listesine eklemiş onları ya teslim almak yada imha etmek için her türlü zorbalığa baş vuruyorlardı her alanda sindirme politikaları uygulanıyordu başarılı da oldular ekmeğini okulunu işini kaybetmek istemeyen bir çok zavallı Müslüman onların potalarında erimeyi kabul etti.bizler başörtüsü eylemlerine katılıyor camiye gidiyor dilimiz döndüğünce islamı anlatmaya çalışıyorduk buda birilerinin kabul etmediği bir durumdu kendi saflarına çekmek istemeleri kabul etmediğimizde de başımıza gelecek olanları iş ekmek ile tehdit etmeleri bütün bunlara rağmen inancından taviz vermeyen bir pozisyon almamız bizim de zindanın yolunu tutma sürecimizi beraberinde getirdi hiç unutmadığım bir sözdür bir yetkili söylemişti ‘’biz vatandaşta iki şeye bakıyoruz ümit vaad eden tehlike arz eden ümit vaat edenler yaşatılır istedikleri mercilere getirilirler ancak tehlike arz edenler yok edilecekler ‘’bende şunu çok iyi biliyordum 28 şubat zihniyeti beni tehlike arz eden grubun içinde görüyordu bizden kurtuluş yolu olarak bir yafta yapıştırıp zindana atmaktı sonunda da öyle oldu.bana uydurma itirafçı ifadeleriyle hiç olmadığım bir yerde alakasız bir dönemde olmadık şeyler isnat ederek cezalandırdılar sonrada cezaevine attılar.peki ceza evine attılar da ne oldu şükürler olsun çok değerli insanlarla tanıştım bilmediğim bir çok şeyi orada öğrendim her arkadaş gibi ikinci üniversitemi orada okudum beş yılı dolu dolu geçirdim. Ancak bu zulmü bize reva görenler aldıkları bedduaların ahını ahir zamanlarında nasılda ödüyorlar.

 Biz 28 Şubat sürecini yaşadık. Bu süreci kimilerimiz içeride yaşadı, kimilerimiz dışarıda bu sürecin eziyetlerini çekti. Bize düşen de içeride çekmekmiş bu eziyeti... Çektik ve çıktık.. İçeride de, dışarıda da olsak bu eziyeti çekecektik. Bize düşen içeride çekmekmiş…

Kimseye karşı da kinimiz yok, öfkemiz yok. Ama Müslümanlara, insanlarımıza bu zulmü reva görenlere de hakkımızı helal etmiyoruz… Bize zulüm edenleri Allah’a havale ettik. Bazılarının dediği gibi “ocakları sönsün, evlatları görsün” de demiyoruz. Hak ettikleri ne ise Allah onu versin diyoruz.

28 şubat bizim birilerine kul olmamız istenen bir süreçti ama bilinmelidir ki bizler özgür yaşamak isteyen insanlarız. Özgürlüğü de Allaha kul olmakta görüyoruz. Onun için müslümandır diye işten atılanlar, başörtülüdür diye okuldan atılanlar, zulme karşı direndi diye cezaevlerine atılanlar hep özgürdü, onlar asla esir olmadılar…

Bazen çevremizde şunu duyuyoruz; “memleketin sorunlarını çözmek sana mı kaldı? bak işinden gücünden oldun, sıkıntılar çektin, keşke hiç bulaşmasaydın…” ama bilmiyorlar ki bu tezgahı kuranlar her zaman kurbanlarını da seçerler, buda bize denk geldi. Dediğimiz gibi 28 şubatın bağrında öyle acı hikayeler saklı ki belki de bizim hikayemiz o hikayelerin yanında çok hafif kalır.

 Öyle bir zulüm planlanmıştı ki asla bitsin istenmiyordu ve akla gelen en büyük sayısal değer üzerinden hesaplanıyordu. BİN YIL... Ancak bir gerçek unutuluyordu; tarih boyunca bin yıl süren bir zulme rastlanmamıştı. Bin yıl boyunca hiç filizlenmesin ve bir daha insanlığın gündemine alınmasın dedikleri şey neydi acaba? İslama ve onun mensuplarına duyulan kindi. Daha on yedinci yılında ise biz bir kara lekeden bahsediyoruz, hem de öyle bir kara leke ki bu sürecin mimarlarının çocuklarının bile utanç duydukları bir kara leke... tarihte yapılan hiçbir zulüm sorgusuz kalmamıştır buda kalmayacaktır ve sorgular başladı. Sizce bin yıl sürecek denilen zulmün hikayesini yazmaya nereden başlamalı?

Sayısızca mağdur ve tepe taklak olmuş bir ekonomi. Acaba unutmaya hangisinden başlasak? Mağdurlardan mı yok çökmüş ekonomiden mi? Bence bu millet ikisini de unutmaz, unutulacak gibi de değil. Yaraların sarılması ve(ya)sarılıyor olması bu zulmün ve zalimlerin unutulması anlamına gelmez…

Dağınık duran karabulutların rüzgarın etkisiyle toplandığı günün adıdır 28 şubat. 28 şubat 1997’de ülkenin dış tehlikelere karşı koruma görevi olan askerler bu defa kendilerine işten vazife çıkarmak kaydıyla milli güvenlik kurulunda irtica eylem planıyla adeta milli irade, demokrasi insan hakları kurşunlanmıştır. 28 şubat 1997 MGK kurulunda öyle kararlar alınmış ki, bu kararlar siyasi tarihimizde her alanda(toplumsal,hukuki,idari)büyük değişikliklere neden olmuştur. Kimilerince ayakta alkışlanacak kararlar kimilerince de kara bir leke… Ancak şu çok net görüldü ki bu zulmü onaylayanlar ve alkışlayanlar toplumun vicdanında cezalandırılmışlardır.

On yılda bir devri alemin tamamlandığı gibi darbelerin yapıldığı ülkede kendisini devletin sahibi zannedenlerİN 1995 genel seçimlerinde refah partisinin sandıktan birinci parti çıkmasıyla bütün hesapları bir anda değişti. 158 sandalye ile sistemin tamamını değiştirecek ve birilerinin öcüden korktuğu gibi korktukları islamımı getirecekti? Tabiî ki hayır bütün mesele adının bile oldukları ortamda anılmasına tahammül edemedikleri islamı günlük hayatında yaşayan Müslümanlarla aynı çatı altında olmaktı…

Epey uzun bir sürenin ardından refah partisi ile DYP koalisyon kurmuş ve Erbakan Başbakan olmuştu. Kinlerinin alenen kusulması bu koalisyondan sonra başladı.

 Yaş toplantısında kendisini meyhanede zannedip ‘’evladım bana rakı getirin’’ diyen komutanın bu sözlerinin Çanakkale de zafer kazanmış komutanın sözleri gibi gazete manşetlerine taşınması durumun vahametini açıkça ortaya koyuyordu. Bundan sonra ne mi oldu? Bir anda şeriat ve laiklik gündeme oturdu. Zaten bütün meselede olayı bu platforma çekebilmekti.

Oyun yazıldığı gibi sahneye konulmaya başlanmıştı. Perde açılır açılmaz replikler peş peşe gelmeye başladı. Barolar birliği başkanı ve Yargıtay başkanı adli yıl açılışında şeriat ve laikliği gündeme taşıdılar. Çok kısa bir süre sonra bu defa TÜSİAD erken seçim çığırtkanlığına başladı. Gerekçeleri neydi? Ekonomi kötüye gidiyormuş. Başbakan Erbakanın egemen güçlerden destursuz İran,mısır, Libya ziyaretleri dışarıdaki babaların yerli çocuklarını oldukça rahatsız etmişti. Başbakanın  Libya ziyareti hakkında mecliste gensoru verilmişti…

Bu çirkin oyunlarını tek bir konu üzerinden yürütemeyeceklerini çok iyi bildikleri için bir çok farklı oyunla durumu brezilya dizilerine döndürmeye çalışmışlardır. Kurban seçtikleri Müslim Gündüze oyuncuları Fadime Şahini musallat ederek toplumda farklı bir algı oluşturmaya başladılar. İşin içine şarlatan Ali Kalkancı da eklenerek dizi oldukça heyecanlı bir hale getirildi ve uzun bir süre gündem de tutuldu. Bununla dindar insanlar töhmet altında bırakıldı. Susurluk olayı Mehmet Ağarın istifası başbakanı siyası anlamda oldukça etkiledi. Yavaş yavaş olayın yargı ayağı oluşturulmaya başlandı ve geçmişten ders almayan iktidar olursak ezanı tekrar türkçeleştirirz diyen Ankara DGM savcısı Nuh Mete Yüksel, Başbakan Erbakan ve bazı milletvekilleri hakkında suç duyurusunda bulundu.

İşin eğitim ayağı olmazsa iş yarım kalır. Bunun için bende dine düşmanım diyen yiğit eğitimcilere ihtiyaç vardı. Elbette bunlarda bulunurdu. Ççevik birin talimatıyla toplanan sözde bilim adamları kukla rektörler komitesi susurluk olayı ve basına baskı olayını sert bir şekilde dile getirdiler. Bu deklarasyonu YÖK başkanı Kemal Gürüz okudu.

Cumhuriyet döneminde sürekli ikinci sınıf insan muamelesi gören oysa toplumda ciddi bir saygınlığa sahip din adamları ve kanaat önderlerinin iftar yemeğine çağrılması “irtica hortladı” çığırtkanlığını bir o kadar daha arttırdı. Son darbenin indirileceği 28 şubat MGK’dan hemen önce basında irtica konusunda bilinen bütün oyunlar sergilendi ve manşetler bunlarla taze tutuldu. Neydi bu manşetler? "Taksim'e cami", "Ayasofya ibadete açılacak", "500 tarikat 5 bin şeyh", "Defileler yasaklanıyor" bu türden manşetlerle askerler harekete geçti. Rütbeli subaylar hemen gölcükte toplanıp irticayı masaya yatırdılar, arkasından medya hemen irticanın iktidarda olduğunu yazdılar Yani gerekli bütün süslemeler bir bir darbe dekorunun içine yerleştiriliyordu. Sincan belediyesinin Kudüs gecesi düzenlemesi, iran büyükelçisinin davet edilmesi, cihad oyununun sahneye konulması bu din düşmanları için bardağı taşırmıştır. Bir başka kurban Bekir Yıldız oda tutuklandıktan sonra yargılanıp mahkum edilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu olayı gerekçe göstererek siyasi partiler kanununa aykırı davrandığı için refah partisini uyarmış akabinde dönemin meşhur başsavcısı şimdilerin yalnızı Vural Savaş “başbakanın ülkeyi iç savaşa sürüklediğini” gerekçe göstererek partiye kapatma davası açmıştır. Bunca şey yaşanır ve demokrasiye bir balans ayarı şart olur. Bunun için Ankaranın göbeğinde milletin çocuğuna göz dağı vermek için milletin tankı yürütülür. Ve Deniz Erkayanın “ irtica PKK dan daha tehlikelidir” sözü tarih sayfalarındaki yerini alır…

 Adnan Menderes döneminden itibaren ülkenin başına gelen her felakette rol alan Cindoruk, “Refah Partisi düzeni silah zoruyla değiştirecek” beyanında bulunuyor. ANAP genel başkanı hırsızlıkta maharetli, ülkeyi yönetmede beceriksiz Mesut Yılmaz diğer şer odaklarına güç birliği çağrısı yapıyor, 1960 yılından itibaren darbelerin şamar oğlanı yedi defa göderilip sekizinci defa geri getirilen zat her dönemde olduğu gibi yine masonluğunun gereğini yapıyor, küfe halkı gibi önce Erbakana her şeyin iyi gittiğini, ordunun gidişattan memnun olduğunu mektupla bildirip akabinde onu uyarıcı bir mektup göndererek durumun vahim olduğunu ve her kesimin gidişattan rahatsız olduğunu başka bir mektupla kendisine bildiriyor.

İrtica paranoyasıyla Ankarada kadınlar sokağa dökülüyor. Gazete manşetlerindeki korku senaryoları dizinin başka bir bölümüdür. Sendikalar, sivil toplum örgütleri, iş dünyası hepsi bir anda bu senaryonun bir figüranı oluyorlar. Herkes üstüne düşen oyunu oynamıştı sıra ülkeyi kendilerinin zanneden apoletlilere gelmişti.

28 şubat 1997 günü MGK toplanmış milli iradeye tavsiyelerde bulunuyor, kararlar hükümete bildiriliyor. İrticanın tehlikeye düşürdüğü laiklikle ilgili yasaların uygulanmasını istiyordu. Başbakan kararlar yumuşatılmazsa imzalamayacağını söylüyor ancak beş gün sonra başbakan kararları imzalamak zorunda kalıyor. Bu kararların imzalanması ile MGK kararlarını uygulama komitesi kurulup ülke genelinde bir irtica sürek avına başlandı. 

Bütün bunlardan sonra ne oldu? İşte bütün mazlumların ve dindarların yüreğini parçalayan, hayatlarını alt üst eden gelişmeler başladı…

Yargıtay başsavcısı Vural Savaşın ülkenin iç savaşa sürüklendiğini gerekçe göstererek RP’ye kapatma davası açması, fişlemelerin yapılıp görevden uzaklaştırmaların başlaması, üniversitelere girişte katsayı engelinin uygulanması, genel kurmaydan firmalara ambargo uygulanması, sözde adaletin temsilcilerine birifing verilmesi, bütün bu zulme daha fazla dayanamayan başbakanın görevi başbakan yardımcısı Tansu Çillere devreceğini bahane ederek istifa etmesi… Bütün bunlar demokratik cumhuriyet devletinde oluyor… Unutulsun ve izleride silinsin istiyorlar.

Eşinin başı örtülü diye görevden uzaklaştırılan bir subay, namaz kılıyor diye görevine son verilen başarılı bir bürokrat, başı örtülü diye üniversiteye alınmayan bir genç kız, onu okutmak için her türlü sıkıntıyı göze alan bir anne baba ve uzattıkça uzatabileceğimiz daha niceleri… söyleyin hangi birini unutalım ? Öyle bir zulüm icra edildi ki Allaha şükürler olsun ki sizin zulmünüz bin yıl sürmedi ama mazlumlar ve mağdurlar bin yıl geçse de sizin bu yaptıklarınızı unutmayacaklar ve bu yapılanlar tarihin sayfalarındaki yerini almıştır.

Başbakan Erbakanın istifasından sonra baş mason hükümeti kurma görevini yavru masona veriyor. Kumar masalarında burnunu kırdıran Mesut Yılmaz, daha sonra küfrünü ve islama olan tahhamülsüzlüğünü meclis kürsüsünde bu kadına haddini bildirin diyen Ecevit, şeytani güçlerin yerli avukatı ve yalancı Cindoruk ANASOL.D hükümetini kurdular. Talimatla kurdurulan bu hükümete verilen görevde irticayla mücadele adı altında islama saldırı hükümeti olmuştur. “Bu zulüm bin yıl sürecek” demişti dönemin kudretli komutanı. 

Zulüm Bin Yıllık Tasarlanmıştı
Mazlumun ahı tutunca, bu dönemin kudretlileri yargılanmaya başlanınca aynı replik başgösterdi;

“Ben masumum, benim bir günahım yok, ben emir kuluydum..”

Tabi;

Aldınız mazlumun ahını,

Şimdi çıkıyor aheste aheste.

Bütün zalimler ben suçsuzum emir kuluydum der,

Hep aynı türkü hep aynı beste…